İlginçtir

İlginçtir, insanoğlu çok ilginçtir. Nicedir bir işkillenirdim, ta tauv şimdi fark ettim! İnsanoğlu akıl almaz derece de ilginçtir.

Kendimi bildim bileli hatta bunu okuyup beni tanıyanlarınızın ilk günden beri bildiği gibi “hepinizden nefret ediyorum.”

Haklısınız, bu “nefret” durumu bazen -genelde- gereğinden fazla sıkıcı olabiliyor. (Sanılmasın ki bunu değiştirme çabası harcamadım, harcadım hatta bu yolda baya para da harcadım. Lakin sevemedim bu ilginç yaratık olma hikayesini, uyum sağlamaya çalıştım diyelim affola)

İlginçtir, ben bile benden sıkılırken siz ki kendi sıkıntılarınızı sürekli benim üzerimden bana vurmaktan bir sıkılmadınız. Bir süre seyredip, sessizce dinleyip yer yer hak verip gazınız çıksın diye beklesem de yoruldum.

Hepimiz birbirimizde kendimizi buluyoruz, biraz biraz. Birisine bakıp gençliğimizi görüyoruz (ki sanki 30 yaş burada eşik gibi), başka birisine bakıp dünümüzü, bir başkasında yarını ve bambaşka birinde “belki böyle olurdu” ihtimalimizi. He bir de öfkemizi, birbirimizde en çok anlatamadığımız her şeyin öfkesini görüyoruz ve Allah ne verdiyse gömüyoruz. Kimseciklere sezdirmeden öfkemizi karşımızdakine doğru usul usul itikleyip, sıyırılıveriyoruz kendimizden. (Oh misss)

Ne ilginç değil mi? Herkes biricik, hepimiz bir taneyiz(dünya bizim etrafımızda dönüyor lakin çevremizdekiler sahip olduğumuz banknotlarımız kadar dönecek, bu detay unutulmasın) ama gel gör ki bambaşka duygularla, bambaşka kelimelerle, tam tersi fikirlerimizle birbirimizde buluşuyoruz, çok ilginç!

Sonra gel de insan canlısını sev şimdi!

“Gelecek de Bir Gün Gelecek!”

Her gün değişiyor ve gelişiyoruz. Her sabah gerçekleşmiş yeni bir fikre uyanıyoruz. Gelecek hakkında fikirlerimiz eskisinden daha güçlü çünkü çevirmeli ağ sesi ile hayatımıza giren internet bugün başucumuzda.

Hayatımızı saran teknoloji bize yeni bir hayat sunabilir mi? Bu sorunun cevabını ‘www’da bulabiliriz aslında: Geniş Dünya Ağı!

Tüm dünyayı saran ağ size yeni bir dünya vadedemez miydi? Edebilirdi pek tabi ve etti de metaverse… Son günlerde Facebook’un isim değişikliğiyle kulaklarımıza çalınan Metaverse kavramı aslında 1992’den beri dünyada. Bu kavramı ilk kez Neal Stephenson kullanıyor ve Snow Crash(Parazit) adlı bilim kurgu kitabıyla insanları metaverse yani evrenötesi dünya ile tanıştırıyor. Sanırım bu keyifli tanışıklık birçok kişiyi heyecanlandırmış olacak ki uzun yıllardır büyük teknoloji şirketleri sessiz sessiz metaverse dünyasına yatırım yapmış.

Nedir bu metaverse?

En sade tanımıyla, sanal gerçeklikle ya da arttırılmış gerçeklikle oluşturulmuş bir evren. Hem gerçek dünyanın hem de dijital bir dünyanın aynı anda aktığı bir zaman dilimi hayal etmeye çalışın. Metaverse, “paralel evrendeki ben” diye güldüğümüz her şeyi size sunabilecek bir paralel evren olarak anlatılıyor. Sanal gerçeklik gözlüğü ile bir yandan gerçek dünyadaki günlük hayatımıza devam edebilirken, diğer yandan da avatarınızla hayat bulduğunuz metaverse dünyasında alışveriş yapabilirsiniz. (Bize öyle dendi!)

Metaverse, sanal gerçekliğin ve arttırılmış gerçekliğin iç içe girdiği, yapay zeka nimetlerinin sonuna kadar kullanıldığı ve belki de çoğumuzun içinden geçen “kripto para da neymiş canım?” sorusunun, “kripto para nereden alınır?”a dönüştüğü yeni dünya olacak gibi, e o zaman ne diyelim ‘hoş gele ey gelecek’

Benim ailem saf!

Geçtiğimiz günlerde bir dizi repliğinde denk geldim, “sizden daha zeki birinin olabileceğini düşünmüyorsunuz” diyen bir ebeveyn. O sırada sanki taşlar yerine oturdu.

Bir süredir (yaklaşık 5 yıldır falan) ailemin kandırılmaya müsait ya da saf olduğu kanısına hiç kapılmadığımı, hatta bu söylemi birinin ağzından kendi ailesi hakkında duyunca yardırgadığımı fark ettim. Oysaki daha önceden sıkça ebeveynlerime “siz çok safsın, sizi kandırıyorlar. Bu devir başka!” tarzı ikazlarım olurdu. Aileler hakkında konuşulduğu zaman çoğumuzun ağzından “Bizimkiler saf. Anlamazlar, öyle düşünmezler. Çok iyi niyetliler, hep iyi niyetlerinden kaybediyorlar.” çıkardı. Sanırım büyüdükçe ‘kendimizden başka birinin de zeki olabileceğini’ anlıyoruz. Kabul, her zaman ailemizin bir tık daha üzerindeyiz; teknolojik olarak, bilimsel olarak, eğitimsel olarak kısacası çağ olarak ama onların bizi yetiştirdiğini ve onların da kendi ebeveynlerinin bir tık üstü olduğunu kaçırmasak iyi çocuklarız aslında.

Belki konduramıyoruz. Belki sıkça unutuyoruz anne babamızın da genç olduğunu. Sonuçta, onlar da unutuyor çoğu zaman çocukluklarını. Daha acısı, biz de unutuyoruz çocukluğumuzu ve bizim de unutacaklar gençlikliğimizi…

Velhasıl kelam bizim bebeler de diyecek ki bizim için “benim ailem saf! Kandırırlar onları, çok iyi niyetliler hep iyi niyetlerinden kaybettiler” buyurun, afiyet olsun.

Özlemler, özneller, özeller

Hepimiz özlüyoruz geçmişimizi, kendimizi, eski günleri, eski arkadaşları, anları. Koşa koşa sarılıyoruz anılara.

Gülümseyerek anıyoruz, gözlerimiz dolarak iç geçiriyoruz. Hepimiz hasretiz bir şekilde düne, dünümüze…

Çokça da insani bence özlemek, anmak, anılmak, özlenmek. Hatta ve hatta özlediğini belli etmek, hatırlatmak, beraber anmak. İncecik bir çizgi bu “özlemek” incecik.

Kendini unuttuğun zaman, boşlukta kaybolurken, ‘dibin dibi var, benim dibime daha var’ derken incecik bir çizgideyiz aslında.

Çatır çatır bağırırken duygular, hunharca dans ederken fikirler beynimizde, kaçmak istemek ve kaçamamak. İşte şimdi inceldiği yerden kopacak ip.

Bastırdığımız duygularımız, kaçtığımız gerçekler, altında ezildiğimizi hissettiğimiz sorunlar ve hata olduğunu hatta ne anlama bile gelmediğini düşünmeden attığımız adımlar. Hepimizin var. Hepimizin bu hatalara bulduğu kulplar da var. Depresyon! Kaçınma, ‘canım istedi’ vb. Düşünmeden, sorgulamadan. Kendimize olan saygımızı zedelediğimizi fark etmeden atılan ah o adımlar.

Her zaman savunduğum ya da avunduğum “Bilmediğini yapamaz insan, gördüğümüz kadarız. Öğrendiğimiz ve öğretildiği kadar” her durumda da işler hani.

Oturup sorgularken kendini, yaşananları düşünüp yargılarken birini, bir nefes aldırır. Biraz sıyırır olaydan sizi. Sonuçta ne gördüysek o’yuz. Hata olduğunu bilmediysek, normalleştirildiyse neden yapmayasın ki?

Neden kendine ve duygularına ihanet etmeyesin ki? Sonuçta sadakat ve ihanet kavramlarını sana nasıl öğrettilerse o kadar. Hele ki bir de debeleniyorsan düşünce okyanusunda, çok doğal boğulmamak için arayışta olmak. Sonuçta kimse öğretmedi bize nasıl çıkılır bu okyanustan, deneye yanıla öğreniyor insan.

Aldığın hasar, harcadığın efor, kendine verdiğin zarar hep senin kendi yolculuğunda öğrendiğin yeni şeyler. Bize kendimizi tanımayı öğretmediler. Kendimiz öğrenmeye çalıştık, çalışıyoruz. Bize duygularımızı bastırmayı gösterdiler, çünkü onlar da öyle gördüler, gördük öğrendik. Sorgulamadık, yara almadan anlamadık.

Görüşmeler, göremeyişler.

Uzun süreli (neredeyse 3 yıl olacak) işsizliğimi sonlandırmaya çalıştığım bir süreçteyim.

Yaklaşık iki aydır farklı kuruluşlarla iş görüşmesine gidip, olumsuz sonuçlarla konuyu kapatıyoruz. Pek çok kişiyle aynı sancıları hissettiğimi biliyorum, hani görüşme çok iyi geçer de “biz size dönüş yapacağız”la yapılan dönüş olumsuz olur ya heh işte artık o dönmeyişlere ve olumsuz dönüşlere o kadar alıştım ki insan tanımaya gidiyorum.

Arka arkaya yapılan iş görüşmeleri sonrasında farklı farklı insanlar, aynı sektörde farklı bakış açılarına sahip kurumları gözlemlemeye doyamıyorum.

-Mesela evli ve çocuklu bir kadınsanız; “burayı kreşe çevirmemi istemeyeceksin değil mi?” diyen de var ki; bu iş verene ‘çocuğun şu an nerde? dediğinde “kreşte” demişimdir. Bir de tam tersi var, “çocuğunuzun kreşi yakınsa çıkışta ofise gelebilir” bak ben buna ‘uç’ derim işte!

-Devam edelim şeyler var; sanki sizler görüşmeye gittiğiniz andan itibaren personeliymiş gibi davranarak “hadi bize bir çay koy” diyenler (pozisyonun ne olduğunu sorgulamadan çay isteyen iş veren mükemmelsin!) tabii koyalım hocam koyalım zaten sen bana misafir gelmiştin. ☕️

-Kabul, bu süreç iş arayan olarak ne kadar sancılıysa iş veren için de sancılı. Lakin, kalkıpta bir önceki personeli gömmek, bir önceki adayı çekiştirmek ya da önceki adayların işe verdiği olumsuz tepkileri sanki sen de verecekmişsin gibi konuşmak. Görüşmeye çağırıp öz geçmişini inceleme zahmetine girmeden sinir bozan “neden bu sektör? Mesai saati kavramı yok biliyorsun değil mi? Sizin gibi gençler…” gibi beylik ve tepeden bakan laflar… Off çok sıkıcısınız keşke ölseniz…

-“Maaş beklentiniz nedir?” genelde görüşmenin sonuna doğru artık şirketin senden istedikleri senin ondan beklediklerin konuşulduktan sonra sorulan, eğer iş arayan olarak o ana kadar bilenmişsen görüşmenin seyrini olumsuz olarak kapatacağın soru. Bu sorunun cevabı benim için net “asgari ücret değil tabi ki, sizlerin bu pozisyonda çalışana verdiğiniz maaş nedir?” Bu cevap bazen yumuşar bazense keskin bir şekilde onun veremeyeceği rakamı söylerim. Rakam veriyorsam genelde o iş istemiyorumdur ve o rakam zaten veremeyeceğidir. (Az değilmişim be 😂) Bazen o rakamı verebileceğini iddia edenler çıkar ama bakınız aması var “ben sana o parayı veririm ama yanına eleman vermem” yanıma eleman mı verecektin? Yol yok, yemek yok yanıma eleman verecek, güzel kafa…

Burası uzun burdan devam; maaş beklentinizi öğrenip makul karşılayan hatta az bile bulanlar olacak. ( oldu) İçinizden “hadi be” diyeceksiniz. Sonra, onlar artık daha azını isteyene mi gitti sizden kalifiyesini mi buldu onu asla bilemeyeceksiniz.

Bir de kendi bütçesini dürüstçe söyleyen sonrasında size uyup uyumadığını soran var ki genelde sanki bunlarla devam ediliyor.

Aaa nasıl atlarım asgari ücretciler var bir de. Onlar net, asgari ücret bir de ağlarlar sana.. Senin deneyimin, birikimin önemli değil, yol yok, yemek yok, yan hak yok, hafta sonu yok, 6 gün iş, bir gün izin 🤜🏻 asgari çünkü bütçe yok! Saygılar, saygılar, saygılar…

-“Şunu biliyor musun?” Şunu bak, ‘şu’ çok önemli! Onun bahsettiği ‘şu’ genelde senin iş tanımına sonradan eklenen piyasanın sana itelediği ve kendi işini yaparken senden zaman çalacak olan ‘şu’dur. Ki zaten genelde yapmanı istedikleri ‘şu’nun profesyonelini vardır, ona ekstra para vermemek kolay olandır. “Şunu bilsem sence buraya gelir miyim? Evden şunumla para kazanırım” diyebilirsin, dedim. Rahatlatıyor insan bir de güldün mü? Ohhh güzel eğlendim, ay pardon asgari eğlendim.

Referans; isteyen kuruma saygı duyar yazarım. Genelde de en son çalıştığım kurumdan eksiğimi, doğrumu söyleyecek olanı (iyi ki kesişmiş yollarınız üstadlarım) lakin referans olayını hala oturtamadım çünkü olumsuz referans veren oranı sanki aşırı düşükmüş gibi geliyor bana. Hele hele iş görüşmesine gelenden istiyorsanız o referansları aynı benim yaptığım gibi bildiğini yazacak sanki. Yani tam anlamıyla sağlıklı bir bilgi akışı mı olacak hala bilemediğim bir konu. (Belki anlamak için iş veren olmak gerek)

“Gelişime açık mısın?” Bak, bu çok tehlikeli. Bu sorunun alt kategorileri var. A) Egom ve ben sana çok şey öğreteceğiz. B) Şirket içi eğitimlerimiz var. Katılıp hem bizi hem kendini geliştireceksin ve üç kişilik iş yapıp tek maaş alacaksın. C) Kişisel ve mesleki gelişimin için her imkanı sunacağız çünkü sen gelişirsen biz gelişiriz(bakın bu C’ler iyi niyetli olabiliyor bazen)

-“Burada yükselirsin, ben mesela..,” ile başlayan ‘ben ne dersem o, beni memnun edersen bu işte kalırsın. Patronları parmağımda oynatıyorum’ alt metniyle devam eden bir hikaye çıkabilir. Nadiren de gerçekten dürüstçe anlatılmış bir öz geçmiş olabilir.

Keşke sayılarınız artsa.

-Bir de nadiren karşımıza çıkan naif iş verenler olur. Dürüsttürler, kaygıları yoktu, insana değer verirler ki bunu görüşme boyunca hissedersiniz. Övmeyi sona bıraktım çünkü çok güzeller, keşke daha çok olsalar. Mesela başta da değindiğim gibi sizin iş dışındaki rolünüze, hayatınıza saygı duyarlar. Hatta kişisel hayatınızda mutlu olursanız, iş yerinde de mutlu olacağınızı bilirler ve incecik düşünürler. Kendilerine davranılmasını istediği gibi davranırlar ve rol yapmazlar. Hatta vedalaşma faslında sizlere bir zarf teslim edip teşekkür ederler. İşte o an bu ve bunun gibi iş verenlerin sayılarının artması için dua ederek ayrılırsınız.

Yedik, içtik, bize müsaade!

Ortalama bir insan ömrü 70 yıl. Etrafımızda olup biteni bilinçli şekilde algılamamız anlamlandırıp, yorum yapmaya ve yaşamaya başlamak minimin 15 sene. Ee, kaldı mı elimizde 55 yıl?!

Belli bir yaşa kadar (20’lerin ortası diyelim ona biz) 55 yıl çok uzun gelir insana. Sonra bir gün, aslında zamanın ışık hızında aktığını hissederiz ve artık kalan süre fazlasıyla kısıtlıdır. -daçmin gooş!-

Kısıtlı ve hızlı akan süremizi sindirince şunu bir sorgulayalım; binlerce litre su tükettik, binlerce kilo çöp çıkarttık, tonlarca şeyi yedik, öğüttük ve vedalaştık.

Yedik, içtik, bize ayrılan sürenin sonuna geldik” derken üzerinden bizden zilyonlarcası geçmiş, milyarlarca yıldır yaşayan gezegen için ne yaptık?

Tuzluk.

Bir tuzluk kırıldı. Cam hazneli, öğütücülü bir tuzluk.

“Sizi hatırlamak için tuzluk da aldım”

Her cam eşya gibi paramparça oldu hazne. Öğütücü başlık bana mısın demedi. Başlık bir yana savruldu, camlar her yana..

Ne var ki işte bir tuzluk kırıldı. O öyle bir tuzluk kırıldı değil işte. Ben mutfakta sağa sola dönenip, paçama dolanan bebeyi ocaktan uzak tutmaya çabalarken bir tuzluk kırıldı, kırıldım.

An, durdu. Tuzlar ve camlar zemine özgürce yayıldı, değirmen başlık aldı başını attı kendini koridora… Bebe korktu, öyle dondum, kırıklarıma dönüp baktım ‘aman allahım paramparçayım.’ İçim dışıma çıkmış, dışım dağılmış. Başlık, değirmen başlık!? Öğütücü? O, o özgür.

Bir süre manzaraya baktım, ürkmüş bir çift gözü salona postaladım ve içimde kopan fırtınayla beraber her şeyi çektirdim elektrik süpürgesine.

Şehirler arası seyahat esnasında dinlenme tesisinde gözüme çarpan, kalın cam haznesi büyük değirmeniyle bana güven verip, kendini aldıran ve yıllarca kahrımı çeken bir tuzluğa büyük anlamlar yükledim. Hele bir de değirmen öylece özgür kaldı ya, o daha bir ağır geldi. Sıradan bir tuzluk kırıldı, paramparça oldum. Sonra oturup kendimi de süpürdüm, onarılmayacağımı anlayıp çöpe de attım.

Bir hafta bekledim. Gittim yenisini aldım, bu kez değirmenini dandik seçtim, camını ince “sonuçta bir ömür benimle yaşayacak değil. Elbet bir gün o da kırılacak, bu kez sadece bir tuzluk kırılsın” dedim.

Çıldırırsın

Minicik bir canlıyı kucağına aldığın ilk an önce sevinçten sonra korkudan çıldırırsın.

İlk kahkahasını duyduğun an; mutluluktan çıldırırsın.

İlk adımını attığı zaman heyecandan çıldırırsın.

İlk kelimesini duyduğunda şaşkınlıktan…

Sonra hepsi bir an da bir araya gelir, gülümseyerek konuşur ve heyecanlı bedenini savura savura sana doğru koşup kucağına konar. O an çıldırırsın! Heyecan, umut, mutluluk, huzur, korku ve tarif edemediğin onlarca duygu bedenini ve zihnini kaplar çıldırırsın. Bu çılgınlığa “ebeveynlik” diyerek normalleştirirsin. İşte tüm çocuğunla çatışma, gerilme o an başlar. Başta çıldırdığın her şey gerçek anlamda çıldırmanı tetikler. Çocuk olduğunu unutup, sanki yetişkinmiş gibi konuşmasını, davranmasını ve yürümesini beklersin.

Hoş geldin çıldırmış ebeveyn! Merak etme, artık sen de herkes gibisin.