Benim bir sorunum var ama ne? İş hayatımın gerçekleri.

Birazdan okuyacaklarınız; iş hayatı geçmişim ve en son yaşadığım tatsız olay üzerinedir.

Birkaç gündür “Benim sorunum ne?” diye düşünüyorum. Bölümümü isteyerek yazdım, hevesle okudum. Öğrendiğimi uygulayabileceğim alanlarda çalışmaya özen gösterdim. Şimdi, aldım önüme öz geçmişi bakıyorum. İlk iş deneyimlerime bakıyorum; gazete stajı, dijital ajansta sosyal medya danışmanlığı. Buradaki işlerimden ayrılma sebeplerime bakıyorum ve benim dışımda sebepler olduğunu görüyor, ilerliyorum.

Ulusal gazetede işe devam edememe sebebim olan ekonomik yükümün verdiği alternatif bir iş takılıyor gözüme: İki ay dayanabildiğim şehir dışı muhabirliği. Buradan ayrılma sebebim ne kazancımdı (ki aslında kazancı eğer başarırsan bayağı iyiydi) ne de kurum. Direkt olarak benim değer yargılarıma aykırıydı. Çünkü bir yapım şirketi, daha herhangi bir kanalla anlaşmadan program içeriği üretiyor ve küçük işletmeleri gezerek anlaştığı dakikanın üzerinde video çekmeye, çektiği fazladan dakikaları da anlaştığı fiyatın üzerinde satmaya çalışıyordu. Burada sıcak satışta ve “bla bla kanalında yayınlanacak” vadini direkt muhabir sunuyordu. İşte burada işler benim için temiz değildi. Çünkü ortada bir anlaşma yok; gittiğimiz kurumlar gerçekten birbirinden farklı ve bazıları gerçekten buna bel bağlamış durumda, bu tanıtım videosunun, reklam yatırımının kazanç getirmesine inanıyor. Fakat ben baktığımda kusursuz bir kandırma düzeni görüyor ve buna alet olmak istemiyordum. Kurumun sahibinin bilgi birikimine ve sektörel tecrübesine saygı duyduğum için ilk ay bekledim. Belki gerçekten bir kanalla anlaşma yapılır diye ama ikinci ay oldu ve anlaşma sağlanmayınca artık belirsizlik ile insanların karşısına çıkamayacağıma karar vererek ayrıldım. Bu sırada bu kurumdan sigortam yapılmadı. Çok ilginçti, deneme süresi bitene kadar sigorta başlangıcı olmadı. Bu, öğrenciyken alışık olduğum bir süreç olduğu için yadırgamamıştım o zaman. Şimdi bakıyorum da kendim için büyük kötülükmüş. Hem üniversite zamanımdaki sigortasız çalışmalarım hem de bu işteki bir günüm bile.

Sonra şans diyelim, yeniden ulusal basında çalışma fırsatım oldu. Adliye muhabiri oldum ki hâlâ en güzel günlerimdi diyerek anıyorum. İlginçtir ki burada da sigortam ilk ay yapılmadı. İkinci ayın ortalarında tam sigorta girişim yapılacakken kurum kapandı. Bu sayfa da böyle kapanmış oldu.

Sonra bir PR ajansında çalışma fırsatım oldu. Bu kez ilk koşulum sigortamdı ve yaptılar. Güzel bir ekip, güzel işler yapılıyordu. Hatta ilk lansman, açılış bültenleri ve muhabirlere servis etme deneyimleri kalemimi çok güzel geliştirdi. Fakat burada ekip içinde bir sorun vardı. Ekibin içindeki en eski personel, tüm personellerin elindeki işe çöküyor ve gelenler onun altında eziliyordu. En kısa sürede daha iyi bir iş bulup ayrılıyorlardı. Benim bakışıma göre bu, kurum için iyi bir şey değildi. Çünkü çok fazla personel değişimine sebep oluyordu; uzun vadede kuruma kayıp. Baktığımız zaman en eski personel ise yetkinlik olarak gelen ve giden personelden aşağıda bir seviyede ama patronların dilini çözmüş, hatta iş dünyasının çarkından geçmiş, çok güzel sıyrılabiliyor durumdan. Buna da iki ay katlanabildim ve sonunda istifa ederken patronumun karşısına geçip “Kasadaki bir çürük domates, tüm domatesleri çürütüyor.” diyerek ayrıldım.

Sonra en sevdiğim diğer işim… Burada iki yıl çalıştım. Hem şehir dışı muhabiri hem editör olarak yer aldığım pozisyonumda maddi ve manevi olarak çok mutluydum. Burayla ilgili gerçekten çok güzel anılarım, çok güzel dostluklarım var. Neredeyse tüm Türkiye’yi gezme şansım oldu. Farklı siyasi partilerden onlarca belediye başkanı ile konuşma fırsatı oldu. Hiçbirinde eğilip büküldüğümü ya da gereksiz bir saygı göstermem gerektiği baskısını hissetmedim; ne ekibimden ne kurucumdan ne de başkanlardan. Hepsi bizim için eşitti, hepsi bizim tarafsızca yaklaşmamız gereken kişilerdi. Hepsi birer markaydı ve en iyi şekilde işimi yapmalıydım. Gerçekten bu kurumda çalıştığım her an bana öğretilen ve aşılanan buydu. Bu güven de ajansın kurucusu tarafından bize sunulmuş büyük bir özgürlük alanıydı. Tam da bunun için kurucusuna ve ekip arkadaşlarıma büyük saygı duyuyorum. Buradan kendi rızamla ayrılmak istedim çünkü gebeydim ve küçülmemiz gerekiyordu. Patronum da ayrılmam için ya da ayrıldıktan sonra beni başka bir yere transfer etmek için elinden geleni yaptı; hakkını yiyemeyeceğim kadar değerlidir. “İyi ki yollarımız kesişmiş” diyebileceğim ve hiçbirinin yollarına taş çıkmasın diye dua edeceğim bir ekiptir.

Doğum sonrası süreçte uzaktan arkadaşlarımın ajanslarına içerik ürettim, metin yazdım ve bir ücretli öğretmenlik serüvenim oldu. Bu sırada arkadaşımın çalıştığı ajansta tam zamanlı işe başladım. Burada önceliğimiz kişisel tanışıklığımızın verdiği özveriydi. Karşılıklı olarak çok özveride bulunduk. Ajans kurucusu, ajansta çalışan arkadaşımın çocukluk arkadaşıydı ve doğal olarak benim de arkadaş kadroma dâhildi. Güzel bir iki yıldı; bu süreçte farklı sektörlerden markaları tanıma ve marka müdürleriyle çalışma fırsatı buldum. Her şey iyi hoş, güzel de bazen “Gönülden bir bağım olmasa, stres altında ezilen ve kazanma, başarma kaygısı yaşayan patronuma ne derdim acaba?” diye düşündüm. Evet, tanışıklığın ve dostluğun verdiği taraftan baktığımda onu anlıyordum; çalıştığı kitleyi, onların onun üzerine uyguladıkları baskıyı ve bize yansıtmasını. Küçük bir ajans olmanın zararı belki de bu. Birbirinizi iyi tanıyorsunuz ve öznel bir iş yaptığınız için ister istemez kişisel hayatınız da işinize yansıyor. Biraz kişisel hayatımın kalmaması, biraz fazlaca kişisel hayatların işe yansıması ama en çok markalara karşı hiçbirimizin korunamadığını hissetmek yıpratıcıydı. Hem müşteri temsilcisi hem içerik editörü hem de sosyal medya uzmanı olarak fazlasıyla yük altındayken bir de markalar karşısında değersizleştirilmek; markanın bizi iş birliği yaptığı kişi olarak değil de sanki parayla tuttuğu stres topu, ego tatmin butonu muamelesi yapması ve artık hakarete varan yakarışları beni yıldırmıştı. Bunlar olurken patronumun bizi korumaya çalışırken kırk katını işittiğini bilmek daha da ağırdı. Dayanamayarak ayrıldığım bu iş sonrası bir süre dinlendim.

Dinlenme sırasında bir model oluşturalım; hepimiz kendi bildiğimiz işleri yapalım, kazancı adil şekilde bölüştürelim dedik. Bakın “adil” diyorum, “eşit” değil. Çünkü az çok sektöre hâkim biri; fikrin, tasarımın, yayınlamanın ve pazarlamanın farklı maliyetleri olduğunu bilir. Bu yüzden bu modelle Dinozor’la yola çıktık. İlk müşterimiz bir kafeydi ve ilk müşteride adil dağılımın olabileceğini gördük. Evet, model yürürdü. Fakat ilk müşteride bizim sınır koyamadığımızı da gördük. Bu da olmaması gereken bir şeydi. Çünkü bizim sözleşmemizde sadece çekim yapmak, içerik üretmek ve reklam yönetimi varken biz en son iç mimarlık yapıyorduk. Dükkânların iç mekânlarına marka kimliğini yedirmeye çalışıyor, daha iyi bir yer olması için sosyal sorumluluk projesi bile geliştiriyorduk. Bu süreçte daha uyguna içerik üretecek birini bulunca markamızla yollarımızı ayırdık ve bu ayrılığı sorgulamadık bile.

İlerleyen süreçte düşünecek vaktim yoktu. Artık üzerimde GSS borcu ve bakmakla yükümlü olduğum bir ev olunca uzun vadeli bir iş arayışına girdim. Bu sırada buldum: Bir eğitim kurumunun sosyal medya uzmanlığı. Mükemmel, benim için biçilmiş kaftan. Belirsiz iş sözleşmesi kapsamında bir yıl işten ayrılmama şartım var. Harika, zaten ayrılmak istemiyorum ki! Sözleşme kapsamımızda 5 tane eğitim kurumu var. Bunların 2 tanesi kurs, 3 tanesi okul. Bir okul henüz aktif değildi. Başladık. Tabii ben başlayana kadar el yordamıyla yönetilen hesaplar önce bir sisteme oturtulup tek bir merkezden yönetilecek hâle geldi; sonra hepsinin bir kurucuya bağlı olduğu belli olacak şekilde bir marka kimliği belirlendi ve bu dilde içerikler üretildi. Bu sırada en büyük desteklerden biri beni işe alan müdürüm ve dışarıdan hizmet aldığımız ajansımız oldu. Başlangıcın sancılı dönemleri ikinci ayın sonunda bitti. Fakat bu sefer benim kişisel hayatımdaki sancılı dönemler başladı. Kötü bir dönemde hem 5 kuruma bölünmeye hem de kendi kişisel hayatıma yetmeye çalışıyordum. Sosyal medya kısmında tek kişiydim ve kurumdan uzakta olduğum her an telefonla ya da bilgisayarla bir şekilde talepleri karşılamak zorundaydım. Olabildiğince ve fazlasıyla müdürüm tarafından idare edildim. Şimdi düşünüyorum da hem insan olarak hem de bir işveren olarak kendini mi korudu acaba demiyor değilim. Çünkü her şey çok iyiyken arkada dönen ve uzun vadede bana zarar veren noktalar vardı. Öncelikle; sigortam asgariden yatıyor, geri kalanı elden ödeniyordu ki bu iş hayatım boyunca hiç denk gelmediğim bir şeydi. Sigortasızken bile elden para almışlığım yok denecek kadar azdı. Bunu sorguladığım zamansa aldığım cevap, “Eğitim sektöründe hep böyledir, sen aşina değilsin.” oldu. Olabilir, çünkü eğitim sektörüyle hep ajans üzerinden çalıştım; hizmetimizi verdik, faturamızı kestik. Direkt personeli değildik.

Sonra eğitim kurumunda çalışan herkesin Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirilmesi gerektiği söylendi. Prosedür güzel, çünkü eğitim kurumunda kimin çalıştığının bilinmesini doğru buldum. Bunun için sıfırdan işe giriş evrakları istendi; ayrıca bir de tarihsiz bir istifa dilekçesi yazıp imzalamamız istendi. Hayda… Burada bir durduk. Tarihsiz istifa dilekçesi neden? Açıklama ve telkin basitti, alışmışlar sürece: “İnsanlar işten çıkıyor ama Milli Eğitim Bakanlığına bizim bunu bildirmemiz gerekiyor. Bunun için işten çıkışlarını bildirmek için istifalarını alıyor. Bu istifa kesinlikle sizin sigorta giriş çıkışlarınızı etkilemeyecek. Öğretmenlerimize bile imzalatıyoruz. Sadece siz ayrılsanız sizi bir daha buraya çağırmamak için yapıyoruz.” dendi ve kabul etmediğimiz takdirde kurumda çalıştırılamayacağımız eklendi. Yani hem biraz telkin hem de biraz tehditle paşa paşa alındı o tarihsiz istifa.

Devam ediyoruz. Benim kendi zorlu kişisel sürecimde izin istediğim her saat maaşımdan düşüldü. Bu bence de adil olan; fakat! Maaşımdan düşülen bu saatlere rağmen ben olduğum yerden çalışmaya devam ediyordum. Tasarım isteniyorsa iletiyor, mesaj yanıtlanacaksa yanıtlıyor, içerik üretilecekse üretiyordum. Sonunda sağlığım patladı ve hastane sürecine geçtik. Artık hem psikolojik olarak hem de bedensel olarak yıkıldığım bir zamandı. Bu süreçte yerimden kalkamadığım, rapor aldığım günlerde bile çalıştım. Rapor kesildi, iş ücretim düşüldü ama iş teslim oldu; çünkü beni idare ediyorlardı. Öyle bir noktaya geldi ki bir marka daha geldi. Sözleşmemde olmayan bir kursu daha ikiletmedim. Çünkü müdürüm beni idare ediyordu, onu arada bırakamazdım. 6 marka olunca iş yüküm arttı; sabrım ve sağlığım sınanmaya devam etti. Gerçekten yetemediğimi hissettiğim zamanlar oldu ve bir gün müdürümün karşısına geçip beni kovmasını rica ettim. Artık kendimi verimli hissetmiyordum. Ne kişisel hayatıma ne sağlığıma ne de işe yetişemiyordum. “Sözleşme falan umurumda değil, kov beni.” dedim. Tek istediğim bir süre dinlenmekti çünkü. Müdürüm de benim kişisel durumumu ve ekonomik sorumluluklarımı göz önüne alarak, “Şu an iyi değilsin, seni işten çıkartamam. İş istediğimde alıyorum. Başka bir beklentim yok.” dedi ve gönderdi. Bu, daha büyük bir saygı ve çok daha büyük bir bağlılık oluşturdu. O günden sonra işimi yaptım; işe daha keyifli, daha kaygısız gittim. Ta ki operasyon gününe kadar…

Olaylı (malum devlet hastanesi) bir operasyon süreci oldu ve operasyon gününden bir gün önce yatışım verildi. Yatış işlemlerim sırasında telefonum çaldı, mesajlar geldi. Hepsini yanıtladım. İşi ajansa gönderdim ve operasyona gireceğimi belirttim. Operasyon günü bir daha telefonlar çaldı, mesajlar geldi. Hepsine yine yanıt verdim. Ama en çok “Çarşamba günü çıkmış olur musun? Çarşamba bla blayı ziyarete gidiyoruz, sen de gel.” vurdu. Konuşmanın yapıldığı gün salı, operasyon saatim 16.00 ila 22.00 aralığında. En iyi ihtimalle çarşamba öğlen taburcuyum. O an büyük bir kırılma ya da aydınlanma yaşandı. Gülerek geçiştirdim ve açıkladım. Hatta operasyon sonrası fiziki olarak yanlarında bir süre daha olamayacağımı da açıkladım.

Çarşamba, taburcu günüm ve elime verilen 15 günlük bir rapor; ilk arama reklam kurulumu ve işlemesi üzerine, sonra kuruma gelip çekim yapmam üzerine bir mesaj… Perşembe; sözleşmemde olmayan kurumun paylaşımları ve tasarımlarının hazırlanması üzerine… Cuma; şükürler olsun ki “Geçmiş olsun, bir an önce iyileş.” üzerine.

Pazartesi; kurumlardan birinin etkinliğinin yayına alınacak şekilde düzenlenmesi ve paylaşılması üzerine… Teslim edildi, yayına alındı. Salı; yeniden sözleşmemde olmayan kurum için reklam görseli hazırlamam ve yayına almam üzerine bir mesaj. Tasarımda talep edilen başka bir kursun görselinin birebir bu kuruma uyarlanması. Yaptım; içime sinmedi kopya görsel. Marka kimliğine uygun, kuruma uygun bir başka çalışma daha yaptım ve ilettim. Sonuç! Revize. Hem de neye? İçime sinmedi diye yaptığım talep dışı görsele. Sabır, sabır, sabır; rapor, rapor, rapor. Yaptım, attım. Atarken de raporlu olduğumu müdürüme hatırlattım. Şükür ki talepler kesildi.

Sonra iş başı maceramız başladı. İş başına geçtim; önce raporlu olduğum süreci hatırladıklarından dolayı beklettikleri işleri toparladım. Bu sırada yeni gelen istekleri yaptım ve çekime çıktım. Harika, işler yolunda. Bir mesaj: Sözleşmemde olmayan markanın broşür talebi. Tamam, yaparız; sonuçta işimiz bu. Boyutları ve ne ile ilgili olmasını istediklerini sordum. Sormaz olaydım… Bana yapay zekâdan hazırlattıkları bir broşür iletmişler ve altına da o tasarıma revize vermişler. İpler burada koptu. 9 aylık emeğimi, verdiğim çabayı, aylarca alttan aldığım egoları, hak gasplarımı düşündüm ve nefes alıp yapay zekâdan bana broşür atanı arayıp kibarca sınırıma girmemesi konusunda uyardım. Ayrıca bu tasarımı istiyorsa bana tasarımın tasarım programlarımda açılacak PDF’lerini atmasını istedim. Bir PDF attı ama hepimiz biliyoruz ki tasarım programında görsel eklenti dışında kullanılamaz, bozuk çözünürlüklü bir PDF. Ah…

Technology theme drawing and work space with computer. Multi exposure. Concept of innovation.

Oturdum, birebir kopyasını yaptım. Bu sırada bir telefon: Kursun dışarıdan çekiminin yapılması gerekiyormuş. Yapamayacağımı bildirdim. Yine de iş yürüsün diye bana yapay zekâdan iş gönderen kişinin gidip çekmesini talep ettim. Aldığım cevap “Yapamayacaksınız yani.” oldu. Verdiğim cevap ise “Hayır, yapabilirim ama size yapmayacağım. Şu an elimde benden talep ettiğiniz, yapay zekâdan gelen broşür var. O bitecek, teslim edeceğim ve sözleşmemde olmayan kursunuza fotoğraf çekmeyeceğim.” dedi. Sonra birkaç saat sonra yasal olarak patronum olan kişinin eşi aradı; çünkü yapay zekâdan broşür yaptırıp bunu sosyal medya uzmanından isteyen kişi onun kardeşiymiş. Bilmiyor muydum? Hayır, biliyordum. “Patronum bile olsa isteyemez.” dedim patronuma. “Ben onun sınırına girmiyorsam o da benim sınırıma giremez.” dedim. Buna benzer sınır konuşmaları ve belki de daha ağırlarını hem kurum müdürlerine hem kendi müdürüme hem de çalışma arkadaşlarıma yapmışlığım vardır. Ben sana saygı duyuyorsam sen de bana saygı göstermelisin. Sana saygısızlık yaparsam senin de saygısızlık hakkın doğar. Basit bir kural: Etkiye tepki. İşte buradan sonra müdürüm arayıp işten çıkarttı. Sonrası gereksiz bir silsile… Çıkışımı vermeden iş yerinden uzaklaştırıldım. Birkaç gün sonra anlaşmak için çağırıldım, benden özür dilemem istendi. Dilemedim; dilemem çünkü ortada bir yanlış anlaşılma yok, gayet net bir sınır var. Ayrıca işten çıkartılıyorsam sözleşmemde bir yıllık maaşım cezai şart ama bu hak olmaz, “Bir aylık fazla verin.” dedim. Yani kabaca; raporlu olduğum ay çalıştığım kadar maaşım, ihbar tazminatım ve bir maaş fazlası… Çünkü keyfi bir kovuluş ve sözleşmeyi göz ardı edeceğim. Bilin bakalım ne oldu? Yanaşılmadı. Bir maaş fazladan vermeye yanaşmadılar. Eğer verirlerse ben uzaktan çalışmaya ve destek olmaya devam edecekmişim; koşula bağlayarak vermeye çalıştılar. Bu sefer ben de geriye dönük SGK suçlarını saydım. Bunlara sadece işimi ve çalışma ortamımı sevdiğim için katlandığımı ve saygısızlığın olduğu yerde çalışmayacağımı, hakkım olanı alacağımı söyledim. Sürpriz! Önüme zorla imzalatılan istifa dilekçem sunuldu. İnanılmaz! Bunu yapan benim müdürüm; bir abi, bir baba, arada kalmış ezilmiş olan adam diye gördüğüm, yeri gelince onu bütün çalışma arkadaşlarıma savunduğum adam. Vay be… Sonunda uzlaştık. Tüm dava yollarını kapatarak uzlaştık. En başta talep ettiklerim, benim kendime hak gördüğümdü; yeterliydi. Ama onların çalıştırdıkları personele hak gördüklerine ve kendilerine hak gördüklerine bakınca şimdi diyorum ki: Psikolojik olarak biraz daha kendimi güçlü hissetseydim uzlaşmaz ve yıllarca sürecek o dava yoluna girerdim. Şimdi işte kendime hak gördüğüm rakama bakarak, kuruma ait bende kalan tüm görselleri çöp sepetine atarak düşünüyorum;

Benim bir sorunum var ama ne?

Ü

Üretkenliğin tek bir harfinin bile zihnimde yer bulamadığı dönemdeyiz. Bir şeyler yapmam lazım ama ne? Ya da doğru soru önce hangisini? Bir geç kalmışlık hissi, bir yetiştirme çabası, birden fazla yerde olma arzusu ve bir de aylar sonra güneş gören hipopotam gibi bir akarsuyun hafif çamurlu kenarında debelenme uyuşukluğu. 

Sanırım bedenim ‘dur’ diyor, belki de zihnim uzun zaman önce söyledi ve dikkate almadım. Şimdi sırada, gerçek belirtiler var. ‘Dur ve kendine bak’ bir hastane randevusu, birkaç kan tahlili ve bir uzman görüşüyle fizyolojik sorunları tespit edebilir, hatta  ortadan kaldırmak için aksiyon bile alabiliriz. (Ki sanırım hikayenin bu kısmına bir an önce başlasam güzel olur. BEDEN ELDEN GİDİİ) 

Buraya kadar farkındalığında olmak güzel ama hâlâ freepik’te aradığım görseli bulamamın stresi, acil çıkan işler, plansız istekler, kredi kartları ekstresi, faturalar, aidat, kira, taksitler ve alınamayan ödemeler… Haydi bunları da geçelim; sonuçta halledebiliyoruz, hep halloldu yine olur diyelim. 

Sürpriz! Saygısızlık. 

Kişisel sınırların fütursuzca ihlali, bencillikler, uzun suslar, patavatsızlık ile açık sözlülüğün karıştırılması, ihanetler, arkadan iş çevirmeler, yüzümüze gülüp daha gövdemiz tam olarak dönüşünü bitiremeden değişen şeytani mimikler, samimiyetsizlikler, açgözlülükler, enerji emen minik vampirler ve daha niceleri… Ay, şiştim. 

Şimdi, maddi sorunları çözebiliriz diyelim. Bunların yarattığı psikolojik sorunların fizyolojik hasarlarını da çözdük diyelim. Mükemmel denklem, o zaman ortada sorun kalmaması lazım. İnsan faktörünü hesaba katmazsak, kalmaz. Sonuçta her durumdan benimle ilgili’ diyerek sıyrılamıyorsunuz.

Gününüzü mahvetmek için çöpü sırtında gezen insanlara, koyduğunuz sınırları bile isteye sürekli ihlal etme çabasında olanlara, kendi keyfi için sizi yokuşa sürenlere, bitmek bilmeyen arzularını tatmin etmek için sizi maşa edenlere, toplamak için çabalamak zor geliyor diye yakıp yıkanlara baktıkça insanın bir kanı çekiliyor.

Herkesin derdi çoook büyük ama hepsi başkaları yüzünden. Kimse dönüp, ‘acaba ben bunu neden taktım?’ demiyor? Kendimizi eşelemeye, kendimizle yüzleşmeye o kadar korkuyoruz ki ‘somut’ dertler ve elalem çok işimize geliyor. Sonra hep bir ağızdan ‘ekonomi çok kötü, devir çok kötü, insanlar mutsuz’ devri de devranı da mutluluğu kovalayını da biz yaptık ama en güzelini de biz yaptık, şimdi kesin çok kıskanırlar…

Utanç, üzüntü ve öfke.

Hepimiz bu yaşımıza kadar hem bireysel hem de toplumsal onlarca acı olay yaşadık, şahit olduk. Farklı tepkiler verdik. Birleştik, ayrıldık, kendimize döndük, kalabalığa karıştık…

Fakat en çok utandık. Bir ihtimal acıyı azaltma şansımız varken azaltamadığımız için utandık. Kendi adımıza, başkası adına, yaşadığımız yapı adına.

Kendimi komşum gürültü yapıyor diye hayıflanırken bulduğum zaman utanıyorum. Bir gün adım sesini duyamayacağımı unuttuğum için, bir an sonra kimin hayallerinin söneceğini bilmeden öylece yargılandığım için. Belki kendimi, ailemi ve onu kurtabilecek basit bir “Bina Tespiti” yaptırmadığım, yaptırtamadığım için. Belki de “imar affı” dediklerinde “hayır” diye haykırmadığım için. Kendi küçük dünyamdan başka bir dünyanın varlığını ancak tehdit oluştuğunda gördüğüm için utanıyorum.

Olmadan önce değil, olan olduktan sonra çabaladığım her an için utanıyorum. Utanç duygum önce üzüntüye sonra öfkeye dönüşüyor. Unutmadık, diyoruz neyi unutmadık?

İki ay sadece iki ay sürdü sonra hepimiz unuttuk. Yer yer aklımıza geldi, vicdanımızı rahatlatmak için bahaneler bulduk ya da yardım yaptık. Unuttuk. Gerçeğimiz olduğunu unuttuk, kendimizi korumayı,komşumuzu korumayı unuttuk. Evimizi, ailemizi korumak, kurtarmak için ilk zamanlar konuştuklarımız ve yapacaklarımız listesini unuttuk. Küçük dünyanıza geri döndük ve unuttuk. Bu yüzden bugün, yarın ve her konusu açıldığında haberi aldığım gün ulaşmaya çalıştığım ve o açılmayan telefonlar gibi sessizliğe gömülüp utanıyorum.

Bugün olsa yine “en az 30 saat ulaşılamayacak.” umutsuzluğuma utanıyorum. Hepimiz bir şeyleri değiştirmek için bir şeyler söylüyoruz ya bir yılda neyi değiştirdik? Bu sorunun cevabının içimi ferahlatmamasına utanıyorum.

Yola Çıkmış Olmak

Yola çıkmak, yolda olmak, yolculuk. Yola çıkmış olmak. Ne kadar değişik kavramlarmış. Yolun ve yolcunun soyut anlamını bugüne kadar anlamamışım, yeniden öğreniyorum. Aldığımız her kararın bir yolculuk başlattığını, en başından beri sürekli bir yolda olma halinde olduğumu fark ediyorum.

Halbuki ne güzel demiş ve yaşamı ne güzel tanımlamış Aşık Veysel Şatıroğlu, “Uzun ince bir yoldayım….” Aynen öyleymişim. Bir arayış değil, bir varış noktası da değil. Sürekli bir ilerleyiş ve bilinmezliğe gidişmiş. Yolun yarısına gelince yolda olduğunu anlamak, bunca gelinen yolun boşa gittiğini hiç hissettirmedi.

Yola methiyeler düzüldü, yol arkadaşlarına da.. Ama yol değişmedi, yoldaşlar değişti, rotalar değişti belki. Duraklama noktaları değişti ama yol değildi değişen. Yolculuk hali hiç bitmedi.

En çok ihtiyacınız olan şey ne?

Belki bu başlığı gören ciddi bir çoğunluk ilk olarak, “para” dedi. Peki, gerçekten ihtiyacınız olan şey “para” mı?

Mesela biraz sessizlik? Dinginlik? Duraklamak? Kendinizle kalabilmek? “İşte tüm bunlar için para lazım” mı? Gerçekten ihtiyaçlarımızın ne kadar farkındayız? Anlık ihtiyaçlardan bahsetmiyorum aslında temel sayılabilecek bir ihtiyacı arıyorum.

Diyorum ki:

Hepimiz isteriz bal yemek, şık giyinmek, lüks arabalara binmek, limitini bilmeden harcamak ve harcadığından çok daha fazlasını kazanmak. Hatta hiç çalışmadan hep kazanmak. Peki, asıl istediğimiz ne?

Belki de adalet.

Adil bir paylaşım. Adil olduğuna inandığımız bir düzen. Adalet olmazsa yediğin bal ise zehirler, lüks arabanda oksijenin biter. Adil değilse gelirin, giderken ruhunu da götürür. Adaletli değilse şıklığın, adiliğinde boğulur gider harcamaların. Adalet ve adil bir düzen insanın içinde olabilir mi? Dengede durmuyorsa içindeki terazinin kefeleri, ilk önce ağır olan kırılıp tüm düzenin yıkmış olabilir mi? Hepimiz içten içe adalet istiyor olabilir miyiz? Belki Hamurabi kanunları gibi belki doğa gibi…

Sessiz bir denge, uyum içinde bir hayat ve adalet.

Olamaz mı?

Her şeye rağmen inanıyoruz ve yaşadıkça bu inancımızı da kanıtlıyoruz ki “güçlü olan kazanır”

Tamam, o zaman güç nedir? “Güç içimizde mi? Hani adalet diyordun ya ne oldu şimdi gücü sorguluyorsun.” Evet, tam olarak onu sorguluyorum. Düşünüyorum da güç, güçlü olmak ve güce sahip olmak. İlk insanda nasıl ortaya çıktı? Hayatta kalmakla başlayıp, daha iyi bir yaşama sahip olma arzusuyla mı körüklendi? Belki de keseri kendi yontma ve daha iyisini arzulamayla yoldan çıktı ve içindeki terazi kırılıverdi insanlığın.

Olamaz mı?

Değer Misiniz?

İnsanların hayatlarından zaman çalmaya değer misiniz?

Bir şeyin denk düştüğü, karşılık geldiği ve önemini belirleyen sayma aracı olan “değer” üzerinde düşünelim mi? Mesela felsefi olan bir değer kavramı var; kişinin nesneyle ilişkisi üzerine kurulu. Değerler kavramı var; o da kişinin isteklerini yönlendiren güdüler üzerine çalışılmış.

Değer ve değerler üzerine sosyolojiden psikolojiye, felsefeye ve yönetim bilimlerine kadar onlarca farklı disiplin faklı anlamlar ve teoriler sunuyor.

Hepsini damıtıp kendi algıladığımız kadarını aldığımızı varsayarsak biz neye, ne kadar değeriz? Bu soruyu böyle sorunca bir nesne gibi hissettiniz mi?

Hissediniz. Çünkü, hayatımızdaki önceliklerimiz ve yaşam tarzımızla biz, evrensel bir nesneyiz.

Eski Türk filmlerinden fırlayan “herkesin bir değeri vardır, söyle senin ki ne kadar?” sorusu ile aynı şeyiz. İş hayatımız, özel hayatımız hatta eşyalarla olan ilişkimizde bile kendimize değer biçmişiz, o değerden ilerliyoruz. Yer yer hatırlatıyoruz, haykırıyoruz “rolünü büyütme” diye, neden?

Neden kendimize değer biçip çevremizden ise bu değerden fazlasını görmek istiyoruz? Tam olarak çocukluğumuzda ne yaşadık? Nerede ezildik de ezmeyi öğrendik? Neyimiz eksikse üstünü diğer insanlardan tamamlamaya neden çalışıyoruz? Niye eksiğimizle yüzleşmiyoruz?

Değer miyiz? Bu koca dünyadan gelip geçen milyarlarca canlıdan biriyiz ve unutulmaz olmak için evrensel bir çabaya girmek varken bunun yerine, çapımız kadar alanda bir nesil sonra unutulacak varlığımız için neyin kavgasını veriyoruz?

RAHATSIZ EDİCİ DÜŞÜNCELERİN İÇİNDE BOĞULASICA! 

Rahatsız edici düşüncelerin içinde boğulasıca! Bence dönemimizin en güzel bedduası olmaya aday. 

Toplanın komşular!!!! Tazecik bedduam var! Hem de bedeveeee….. Evi başına yıkılasıca, küçüğü de boşanasıca, boyu posu devrilesice, evlerine ateşler salına ve benzeri onlarca bedduaya güncelleme tadında bir fikirle geldim! 

Kafatasının içinde dönüp dolaşan fikirler çarptı mı temporal loba? Heh, kesildi bir nefesler… Oturdu öküz yüreğe. Şimdi, ver elini yükselen anksiyete. Yürü be yavrum depresyon, kim tutar seni!? 

Her şey minicik bir kaygı duygusuyla başlıyormuş, ben uzmanların yalancısıyım. Geçmiş travmalarla tetiklenen kaygı, domino etkisiyle devam ediyormuş. İşte o sürekli dönen kaygı, çığ gibi büyür büyür sonunda boğuyormuş seni. Boğul emi! 

Günümüz insanı ne güzel, her şeyi bilir. Her konuda fikir sahibi, her zaman bir yolunu bulur ve kurtarır kendini… Mi acaba? En yakınınızdakini ne kadar tanıyorsunuz? Ne kadar dinlediniz içinden geçenleri? Ne paylaşıyorsunuz her gün gördüklerinizle? 

İşte, en çok da buramızdan vuruluyoruz. O kadar eminiz ki kendimizden, o kadar hakimiz ki dünyaya… Düşüncelerimizde boğulduğumuzdan bihaber devam ediyoruz hayata… Sonra bir sabah açıveriyoruz gözlerimizi, neredeydik? Ne yedik? Ne gördük? Kim duydu zihnimizi? Kime açtık kendimizi? Ya da kimi dinledik gerçekten?

“ne yaşadın sen bu ana kadar?”, “kiminle yaşadın?”  ne derler bilirsin, “ikiye bir buçuk sonunda” boğulduğunla kaldın mı hayatta? 

Severim değil mi?

Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımlayken bulunduğumuz mekanda bir şarkı çalmaya başladı ve ben “aa Cem Adrian, sen seversin” cümlesini duyana kadar çalan şarkının farkında bile değildim. Ben?! Severim değil mi? Evet, Cem Adrian severim ve yıllarca görüşmesek bile unutulmamış olmayı hissetmeyi daha çok severim.

İnsanlar sizi tanıdıkları gibi hatırlamaya devam ederken ne büyük acımasızlık ki kendimizi unutabiliyoruz?! Bu olumlu bir değişim mi şimdi? Kendimize ait bir sürü detayı, günlük hayatın koşturmasında ve günler sonra unutacağımız olağan sıkıntılar içinde kendimizi unutmak adil mi? Bence değil, insan en büyük haksızlığı kendine yapıyor. Önce kendini unutuyor. Sonra seni unutunca veya adını hatırlayamayınca bozuluyorsun da bre arkadaşım biz kendimizi unuttuk ve duruma sen olmasan uyanamazdık. Bahsedilen uyanma çalar saatle sabah kalmak kadar basit olmuyor, belki bir cümle, belki bir fotoğraf, belki de bir koku önce içine yer ediyor. Sonra üzerinden uzuuun zaman geçiyor, birkaç küçük an geliyor ve yerinden fırlayan “hatırlatıcı” ince ince dürtüyor. Önce görmezden, duymazdan geliyorsun çünkü “şimdi sırası değil!” Zaman acımasızca akmaya devam ediyor, anlar birikiyor, kırılmalar artıyor…

Bambaşka bir yerde, belki yine yıllar sonra bir yerden kulağına bir şarkı ilişiyor, sözlerine odaklanıyorsun ve başlıyor çağrışımlar, çağrışımlar, çağrışımlar ve bam “sen seversin”e ulaşıveriyorsun. Duyduğunla yaşadığın anın birbirinden bu kadar uzak oluşuna, kendinden bu kadar uzak kalabildiğine şaşırıyorsun.

Yıllar önce de olmuştu hatırladın mı? Camdaki yansımanda kendini tanıyamadığın an geliyor aklına..

Ne kadar sık unutuyorsun kendini? Hayatının kaç noktasında, kaç defa daha unutacaksın seni? İlk nerde bıraktın mesela kendini? İlk nerde hatırladın tekrar? Kaç cümle daha seni sana buldurmak için yıllarca yer edecek içinde?

Bitmeyen bir yolculuk mu yani insanın kendini araması? Ya da hep yolda kendini unutmak mı yaşamak?

Sandığınız gibi Değil.

Konuştukça konuşanlar, sustukça susanlar, yazdıkça yazanlar, kazandıkça kazananlar ve neler neler.

Hepimizin olayı başka başka…

Hiçbirimiz, birbirimizin sandığı gibi değiliz. Sandığımız ne onun bile farkında değilizdir. Lakin fazlasıyla severiz hem kendimiz üzerine hem de iki dakika önce gördüğümüz, duyduğumuz kişiler üzerine sanmayı.

Öyle bi’şey yok aklından çıkar onu

Yanılır mıyız? Ay bazılarımız var şak, nokta atışı. Ama işte o “şak” kadınsa bence (hanımlar şimdi şeetmeyelim ama burada oran baya yüksek) zaten seri konuştuğumuz için ortaya attığımız 3 bin 333 sanıdan birinin tutması, bizi haklı ya da insan sarrafı yapmıyor. Beyler ve sanıları üzerine yorum yapmayacağım çünkü doğru karar alabildikleri konusunda şüphelerim her daim var. (üzdünüz)*

*Bknz; sandım.

“Şimdi, nedir bunun olayı?”, “Peşin hüküm vermekten mi devam edecek?”, “Ne yapalım …(sinkaf) konuşmayalım da mı?” gibi cümleler geçtiyse içinizden ben amacıma ulaştım demektir. Geçmediyse, takılmayalım böyle şeylere efendiler, şuracıkta içimi döküyorum. Çünkü benim de olayım buymuş…

Çoğunuzun sandığı gibi “iyi bir avukat”, “iyi bir öğretmen”, “iyi bir dinleyici”, “iyi bir yazar” (başka hakkımda sanan oldu mu hatırıma gelmiyor şimdi lakin bunlar sık duyduğum beklentilerdi. Belki buna, belki başka bir ömre be gülüm) olmadım, bilinmez büyük büyük “olmayacağım” demeyeceğim, çünkü bir Umay “olmam” dediği her şeyi olma konusunda tam da sandığınız gibidir. (Dikkatinizi çekerim gazeteci demedim o mevzu başka)

Heh işte tam da o noktadayım. Bildiğiniz ya da sandığınız üzere çenem de aynı böyle detaylı fakat iş yazmaya geldiği zaman… x2 

Alakasız bir yerde debelenirken fark ettim de kendimi övmeyi(iş manasında diyelim, yoksa öfff, egom ❤ ben )beceremezken nasıl olur da bir markayı pazarlayacak metinler çıkartabiliyorum? Çıkarıyorum kız, bu konuda mütevazi olamayacağım hatta markaların metin yazarları nasıl yarışıyor biliyor musunuz? (Hikaye potansiyel müşteriye ulaşmak gibi görünse bile içerde rakip bizden öte ne yazabilir?” hissi var, saygılar)

Sonuç mu? Sonuç, çoğunlukla sandığımız gibi olmuyor. Kelimeler ayrı seviyor bizi, biz de sizi…

Kaybettik.

Ne ardından şiir yazdıracak güzelliğimiz kaldı ne de bir mısra daha duyacak takatimiz.

Kaybettik.

Sükunetimizi kaybettik ama o kadar sessizce oldu ki fark bile edemedik.

Aramaktan çoktaağğan vazgeçtiğimiz iç huzurumuzu bile sorgulamayı unuttuk. Unuttuk demişken, küçük bir tebessüm için gerilince dudaklar, yanaklarımız bile ağır geldi. Ne çatlayan deriyi ne kırışan yerleri dert ettik.

Lakin, güzel kaybettik.

Yok, yok öyle “bizi kaybettik” demeyeceğim, sonuçta hala bulamadığımız bir şeyi kaybedecek kadar yetenekli değilizdir.

Hani böyle geçmişe özlem duyan, “ah be” diyerek uyanan anıları onlarla beraber gelen duyguları falan kaybettik. Yoksa “vay efendim ben gençken”li değil yani hikaye. Baya baya, dümdüz, hissetmeyi kaybettik!

Hiç mi bi’şey kazanmadık?

Kazandık tabii ki!

Yeri geldi çok güzel paralar kazandık, birçok insan kazandık, böyle göğsümüzü kabartacak birilerinin dilinden dökülünce hafifçe bizi oturduğumuz yerden yükseltecek çooookk büyük başarılar kazandık.

Ama hep bu dünyaya kazandık, öteye cıııkkhh hiç çalışmadık, valla çalışmadığımız yerden soracaklar.

Ne diyorduk?

Heh, kaybettik. Tabi şimdi öyle depresif başlayan cümlelerin sonuna böyle gelince konu, bak nerelere geldik gördün mü? İşte biz, gidiş yolunu bile kaybettik.

Sonra ara dur kendini sanki daha önce bulmuş-muş-sun gibi.